Mormonizm ve Ben

Ben meraklı bir insanım.Meraklıyım dediysem insanların özel hayatı değil elbette.Fotografçılık kursuna gider, fotograf makinesinin nasıl yapıldığını merak ederim.Nasa ya gider,astronotlarin aya kaç kilometre yol gittiklerini merak ederim.Böyle şeyler işte.

Bundan bir süre önce Amerika da, Salt Lake City adında bir şehre gittim.Son derece temiz,şirin,düzenli bir şehir olmasının yanısıra yaşayan insanların % 80 i Mormon dinine mensuptu.Böyle bir dinin varolduğunu ilk orada öğrendim.Muhteşem bir kíliseleri vardı.Aynı zamanda, mormon dinine mensup olanlar temiz giyimli, bakımlı,sade,güleryüzlü, sevgi dolu insanlardı.

Öğrendik ki, her yıl 18 yaşına giren kız ve erkek Mormonlar orada 8 ay eğitim görüyorlarmış.18 yaşındaki erkekler eğitim sonrası misyon adı verilen bir görevle Dünyadaki ülkelere yollanıyorlarmış.Görevlerinde çok başarılı olmuş olacaklar ki,sadece 100 yıl gibi bir zaman sürecinde Dünyada 15 milyonun üzerinde bir Mormon nüfusu oluşmuş.

Ellerinde her dile çevrilmiş mormon kitapları mevcuttu.Bize de bir tane verdiler.Hem sizlere anlatabilmek için hem de meraktan okudum.

Neyse size biraz Mormonluğu anlatayım.1830 yılında Joseph Smith adında bir Amerikalı, Hristiyanlık bozuldu, ben yeni bir kitap yazıp yeni bir din oluşturayım,demiş.

Kitabı incelediğinizde içinde biraz İncil, biraz Kuran, biraz Tevrat tan alıntı buluyorsunuz.En ilginci, Kuran-ı Kerim in bazı bölümlerinin sadece karakter değişikliği yapılarak olduğu gibi kopyalanmış olması.Anlaşılan bu Joseph araştırmayı ve okumayı cok seviyormuş.İkna yeteneği de bir hayli fazlaymış.Sıfırdan bir din yaratmak, birde insanları katılmaya ikna etmek zor iş.

Mormonluğun içeriğine gelince, kahve,çay,sigara,alkol,uyuşturucu,evlilik öncesi seks yasak.Tek eşli evlilik var.Kadın çok değerli.Boşanma yok.Asla kötü bir şey yapmıyor ve düşünmüyorlar.Çok spor yapıyorlar.Kıyafetleri olabildiğince kapalı, aşırı makyaj yapmıyorlar.Temizlik imandan gelir sözü onlarda da var.Ve kesinlikle uyguluyorlar.Dünyadaki en uzun ve sağlıklı yaşayan insanlar Mormonlarmış.Bu demek oluyor ki bizi gömer.Daha da çoğalırlar.Bu şekilde yaşarlarsa cennete gideceklerine, orada sevdikleri ile beraber olacaklarına inanıyorlar.Buna bende inandım.Sonuçta kanatsız birer melek görüntüsündeler.Gerçekçi olmak gerekirse,bizim dinimizde ne varsa onlar uyguluyor.Peki biz dinimizi ne kadar uygulayabiliyoruz?

Tüm bunlar bana okuduğum bir araştırmayı hatırlattı.Dünyanın en iyi üniversitelerinden sayılan George Washington Üniversitesi, Dünyadaki din bilimcileri toplamış ve Kuran-ı Kerim-i incelemişler.En önemli 100 maddesini çıkarıp, Dünyada bu maddeleri tam anlamıyla uygulayan ülkeleri tespit etmişler.Sonuç hiç içaçıcı değil ilk 42 ülke arasında Müslüman ülke yok. 42inci sırada Müslüman Malezya var.Türkiye 103.sırada ,Suudi Arabistan 131.sırada, içler acısı.

Ben, tek Yaradana inanan ve düzgün yaşayan herkesin cennete gideceğine inanıyorum.

Dilerim herşey gönlünüzce olur.

Dip not=Ben bu kadar akilli uslu yazmam.Tamam rahatsiz oldum gozleri parlayan bmbeyaz disleriyle devamli gulen Mormonlardan; Fazla mukemmeller.Aklima Nicole Kidman in filmi Stepford Kadinlari geldi.Fesatlik mi benimki bilemem.

 

Aslında herşey şu an başladı.

Dünyadaki en zor karar veren insanlardan biriyim.

Öyle yaparsam şöyle olur. Ama böyle de yapabilirim. E böyle yaparsam bana yararı olacak mı?

Bazen , bu kadar çok düşünmek zararlı oluyor. Çünkü, düşünürken birde bakıyorum çok zaman kaybetmişim. Hayat, zaman kaybedilmeyecek kadar kısa biliyorum. Yine de insanın ne istediğini anlaması çok önemli.

Bugün, elime Mimar Sinan la ilgili bir kitap geçti. Mimar Sinan’ ın bütün eserlerini 40 yaşından sonra yaptığını yazıyordu. Tabii ki 40 yaşına kadar bekleyin demiyorum.

Bence hayat karar verince başlar. Ve yaşın hiçbir önemi yoktur. Ben yaşıma takılmayıp, kendimi zamandan özgürleştirmeye karar verdim. Herşeyi her an yapabilirsiniz. Sadece sizi neyin mutlu edeceği ile ilgilenin.

Atatürk bile 50 yaşında salıncağa binmek istemiş ve binmiş. Mucitlerin bir çoğu 50 sinden sonra fikir geliştirmiş. Hiçbir şey için geç veya erken değil.

Görüşmek dileğiyle…

Hazır Mezarın Ölüsü

Valla ben söylemedim. Atalarımız söylemiş. Onlar her şeyi bilirlermiş. Şimdikilerin Google dedesi , o zamanların kanlı canlı Derviş Dedesiymiş. Hem Derviş Dede, google gibi yanılmaz hep doğruları söylermiş.

Neyse gelelim anlamına, Hazır mezarın ölüsü: Her hizmeti başkalarından bekleyen tembel kimse demek.

Nerden mi geldik buraya , arakadaş ben Belediyenin açıp, kapatamadığı çukura takıldım; Kolumu kırdım. Bugünlerde canım kolumda, insanın neresi çok ağrırsa canı orada olurmuş. Allah tan çukura düşmedim onurumu kurtardım.

Yalnız çukurun olduğu yerde bir sektör gelişmiş. Eczane açılmış. Kitapçı açılmış. Zaten hiç garipsemediler. Hemen ;

– Aaaaa sizde mi çukura takıldınız dediler.

Ben yattığım yerden, bir daha kalkamadım. Acıdan gözlerim bulut bulut oldu. Hastaneye götürsün diye taksi çağırdılar. Taksici, aynı yüz ifadesiyle,

– Ay sizde mi çukura düştünüz, dedi. Takmadı adam.

Ben şu anda, Çukur Eczanecisine, Çukur Kitapçısına ve Çukur Taksicisine, kapısının önüne sandalye atıp, düşenleri seyredip gülenlere saydırmak istiyorum. Ama biliyorsunuz, terbiyeli bir insan olmaya çalışıyorum.

Aslen halkımın hakkını vermeliyim. Tüm olumsuzlukları avantaja dönüştürebiliyorlar.

Böyle bir durumda ben, o çukuru biri gelip kapatsın diye beklemezdim. Ya da olayı ticarete ve eğlenceye çevirmezdim.

Çukurun önüne kocaman bir yazı koyardım. Üzerinde de ” BURASI BELEDİYENİN AÇIP KAPATMADIĞI ÇUKURDUR. DİKKAT EDİN DÜŞMEYİN .”yazardı.

Diyeceğim o ki, başkaları yapsın diye beklemeyin. Siz bir şeyler yapın.

Görüşmek dileğiyle…..

Anneme Reklamcı Olduğumu Söylemeyin O Beni Genelevde Piyanist Zannediyor.

Yazımın başlığının ilginç geldiğinin farkındayım. Ünlü yazar Jaques Sequela ‘nın bundan 20 yıl önce yazdığı kitaptan aldım. Gerçekten okunmaya değer bir kitaptır. Sequela, her insanın kendi markasının olması gerektiğini savunur.

Hepimizin kendisine ait bir yaşam öyküsü vardır. Bazı şeyleri belirlememize izin verilmez. Bunlar, çok büyük bir güç tarafından önceden belirlenmiştir. Ancak, hayatımızda bazı şeyler vardır ki bunları belirlememize izin verilir. İzin  hakkı , ne istediğimizi bilmemiz ve çok çalışmamız koşuluyla doğar.

Aslen, bütün insanlar dünyaya eşit gelir. İnsanların en zengin ve en ünlü olanları bile yaşamak için sizinle aynı şeyleri yapmak zorundadır. Havayı solumak, yemek yemek, gaz çıkarmak, tuvalete gitmek gibi. Sonuçta yaşlanıp, ölürler. Yani ayrıcalıklı yaratılmamışlardır. Fark yaratmak, marka olmak tamamen sizin elinizdedir.

Çok büyük laflar ettim . Sanki çabalarken hiç takılıp düşmemişim, zaman zaman pes etmemişim gibi….

Siz söyleyin hiç hayalleriniz olmadı mı? Mesela çöpçülük yapan adamın, en büyük hayali çöpçü olmak mıydı? Ya tuvaletleri temizleyen kadın, hayali bu muydu ?

İşte bu aşamada ben size diyorum ki ne olduğunuz önemli değil. Önemli olan bu dünyada fark yaratabiliyor olmanız. Kendi markanızı yaratabilmeniz. Ben, burdayım ve dünyanın en özel çöpçüsü benim diyebilmeniz.

Eskiden Bursa’ da yaşardım. Aceleci Helvacı Bacı adında bir evliyanın türbesi vardı. Hikayesini çok severim. Bursa’ya Filipe’den göç eden gariban bir ailenin kızı olan Helvacı Bacı, sabahları herkes uyurken kalkar, helva yapıp aç çocuklara dağıtırmış. Şimdi, Bursa’ da türbesini yüzlerce kişi ziyaret ediyor. Zavallı bir göçmenden, markaya dönüştü.

Sizi farklı kılacak herhangi bir şey, en iyi yaptığınız fark yaratabileceğinize inandığınız şey neyse, onda kendi markanızı yaratın. Özünüzde kim olduğunuz önemli değil, sizi yaptıklarınız tanımlar.

Buradan benim yazılarımı okuyan, dünyanın en iyi çöpçüsüne, temizlikçisine, işçisine, bankacısına, memuruna , gülen ve gülümseten bütün insanlara selam olsun.

Hepinizi çok seviyorum.

Dip not: Başkasının savaşında şehit olamazsınız. İlla da öleceğim diyorsanız, kendi hayalleriniz için savaşırken ölün.

Ne Şiş Yansın, Ne Kebap

Hep söylerim. Ben ne çektiysem kendimden çektim. Bugün sizinle en sevmediğim yanımı paylaşacağım.

Öteden beri bir hastalığım var. Hayır diyememe hastalığı. Aslında, psikologlar bunun bir hastalık olmadığını yapısal bir sorun olduğunu söylüyorlar. Benim düşünceme göre hayır diyebilmek öğrenilebilen bir davranış tarzı.

Benimle aynı durumda olanların nasıl başladı bilemem ama benimkini anlatacağım,

Oldukça kibar, orta halli bir aileden geliyorum. En büyük istekleri çocuklarını terbiyeli ve iyi yetiştirmek olan ebeveynlerim var.

Aslında, olaya son derece normal bir çocuk olarak başladım. O zamanlar kolayca hayır diyebiliyordum. İstemediğim bir yemek geldiğinde veya giymek istemediğim bir kıyafet olduğunda hayır diyordum. Ailem çok yoğun çalışıyordu. Bana çok fazla zaman ayıramadıkları ve yorgun oldukları için zamanla hayırlarım onları çok sinirlendirmeye başladı. Onların istediklerini yaptıkça beni ödüllendirdiler. Mutlu oldular. Yapım gereği duygusal olduğumdan ve insanları mutlu etmek hoşuma gittiğinden, zaman içinde sırf ailemin suratı asılmasın, mutlu olsunlar diye kendi evetlerimden vazgeçip, onların evetlerini kabul etmeye başladım. Bu bozulma ile birlikte , gün geçtikçe hayır diyememek bana zarar vermeye başladı.

 Konuşmak istemediğim insanlarla konuştum. Borç vermek istemediğim insanlara borç verdim. Gitmek istemediğim yerlere gittim. Hayır diyemediğim için yapmak istemediğim bir dünya şeyi yaptım. Yapmak istediğim şeyleri de yapamadım. Çünkü, kimse üzülsün istemiyordum. Ben kimseyi kıramazdım. Ama ben söylemediğim sürece kimse benim ne hissettiğimi bilemezdi. Bilmediler de, bilmeyince de umursamadılar. Hayat Ne şiş yansın, ne kebap şeklinde gitmiyor malisef. Yanan siz oluyorsunuz. Ayrıca, herkese evet demek bir süre sonra insanın ruhunu tüketiyor.

Ben insanlarla içiçe olduğum bir işte çalışıyorum. Her gün hayır diyemediği için zarar gören bir sürü insan görüyorum. Hayır diyemediği için ödeyemeyeceğini bildiği halde arkadaşına kefil olan insanlar, cep telefonundan dolandırılanlar.

Hayır diyemediği için mutsuz ilişkiler sürdüren de bir dünya insan var. Hep karşındakinin mutluluğunu ve isteklerini düşündüğünde bir süre sonra yorgun, yıpranmış ve kayıp bir kişilik oluyorsun. Karşındaki kişinin senin istediklerini umursamadığını bildiğin için sadece o insandan uzak durmayı düşünüyorsun.

Gençler  de hayır diyebilme becerisinden yoksunsa kötü alışkanlıklara açık oluyor. Amerika da yapılan bir araştırmada , uyuşturucu ve alkol bağımlısı gençlerin çoğunun bu guruba girdiği tespit edilmiş. Genellikle, çocuklarımızın bizim gibi hissetmesini , düşünmesini ve davranmasını bekliyoruz. Onların da hayır deme hakları olduğunu unutuyoruz. Böylece Hayır diyememe virüsünü bilmeden onlara bulaştırıyoruz.

Ünlü yazar Paulo Coelho bu durum için şöyle demiş: Herkese evet derken dikkat edin, sakın her defasında kendinize hayır diyor olmayasınız?

Kötü gün dostu olmak elbette önemlidir.Evet diyebilmek güzeldir. Ama, kendi sınırlarınız olsun. Kendi istek ve ihtiyaçlarımızdan devamlı taviz vererek , başkalarının ihtiyaçlarını nereye kadar karşılayabiliriz?

Çok bildik bir söz vardır: Hep yaptım. Bir defa olmaz dedim. En kötü ben oldum. diye.

İnsanlar verdikçe alır. Kendinizi tüketerek değil, sevgiyle verebilmek için sınırlarınızdan ve kendinizden vazgeçmeyin.

Unutmayın reddettiğiniz karşınızdaki kişi değil, onun sizden talep ettiği isteği

Görüşmek dileğiyle….

Anlamak istiyorum

Bugün yine kendi özlü sözlerimle giriş yapacağım.

Hayatınızda çok fazla insanın olması, sizi çok fazla insanın sevdiği anlamına gelmiyor. Bu sadece bir yanılsama.  Doğru ve az sayıda insanı hayatınızda tutmaya çalışın. Çoğunlukla çok insan hiç insan anlamına gelir. Zihninizde lüzumsuz kalabalıklar oluşturup, enerjinizi yanlış kişilerde heba etmeyin. Bir süre sonra bunalırsınız.

Nerden biliyorsun demenize gerek yok. Tabii ki ben yaptım oradan biliyorum 🙂

Anlattıklarımdan bilirsiniz, ben genelde  hata yapa yapa öğreniyorum. Sizler yapmayın diye de uyarmaya çalışıyorum.

Bu nedenle, hayatınıza alacağınız insan çok zeki olsun. Çok dil bilsin gibi ıvır zıvırlara takılmayın.Karşınızdaki insan sizi anlayamıyorsa zeki olmasının hiçbir önemi yok. Ya da sizin dilinizi konuşamadıktan sonra isterse 10 dil bilsin.

Arkadaşlarım hep sorar:

-Doğru insanı nasıl anlarız? diye                                                                                                  

 Hep aynı cevabı veririm.

-Bir insanla oturup sohbet ederken zamanın nasıl geçtiğini anlayamıyorsan. Ve o sohbet senin için mutluluk vericiyse, o doğru insandır.

Unutmayın aslında karşınızdaki insanı değil, onunlayken olduğunuz kişiyi seviyorsunuz. Size kendinizi daha cesur , daha güzel, daha değerli hissettiren kişiye aşık oluyorsunuz. Bir anlamda onunla, yeniden kendinizi seviyorsunuz.

Hepinizi çok öpüyorum.

 

 

İçimdeki acıyı göndersem

Kabuslarımdan ayıkladığım çöpler,

Hayali boncuklar yapıp, yamuk bir ipe dizsem sizi,

Koyu gri, koyu mor, mavi siyah,

İpin iki ucunu bağlasam, açılıp saçılmasın diye,

Sonra kapkara derin bir uçurumdan aşağı bıraksam,

Bir daha dönmemek üzere……………..